Marie Albera Meynioğlu İle Röportaj

22 Juni 2018
K2_ITEM_AUTHOR 

 

Marie Albera Meynioğlu İle Röportaj

 

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: Strazburg

Kategori: Röportaj

Tarih: 22.06.2018

Portal: www.zerocha.org

Okuma Süresi: 9 dakika

Dil : Türkçe

 

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, Antakyalı Rum ortodoks Hristiyanların Kültür Koruma Merkez Konsey Yönetim Kurul arkadaşlarım ve Antakyalı Rum Ortodoks halkımızın adına, bu röportajın için sana gönülden teşekkür ederiz. Senin ve ailen hakkında okurlarımıza biyografik bilgiler verebilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: 1966 yılında İskenderun’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim.

Ailemin kökeni ile ilgili birkaç bilgi vermek gerekirse :

Anneannem Feride Gülenay (Krayt) ile dedem Circi Kabaca’nın 6’sı erkek 11 çocukları vardı. Annem Mari Kabaca 11 çocuğun üçüncüsüydü. Annem bize, çocukluğundan evlendiği güne dek süren “ikinci anne” rolünün ne denli yorucu olduğunu anlatırdı hep. Evin temizlik işi, yemek yapma, kalabalık ailenin ekmek ihtiyacını karşılamak için  aralıksız hamur yoğurma, elde kaynar sularda çamaşır yıkama, kaynaktan su taşıma, bahçe ve tarla işleri vs.

Şimdiki köy hayatı gibi değil yani.

“Bir tek inek sağmasını bilmezdim” derdi annem. Kullandıkları sabunu, zeytinyağını, bulguru, salçayı, peyniri ve akla gelmeyen daha nice şeyleri kendi elleriyle, emekleriyle hazırlarlarmış. O yüzdendir ki 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de -savaşa girilmediği halde- büyük bir ekonomik kriz yaşanırken, annemin ailesi bu krizden hiç etkilenmemiş.

Babam tarafında, dedem Yusuf Meyni (-oğlu eki, Soyadı Kanunu 1935’te yürürlüğe  girdiğinde, soyadını türkleştirmek için sonradan eklendi) ve nenem Ketre Hannuş’un 5 erkek çocukları oldu. Babam Abdo Meynioğlu, kardeşlerinin en küçüğüydü. Annemle babam evlendikleri dönemde ninem oldukça hastaymış. Aradan çok geçmeden, 48 yaşında vefat etmiş.

 

1950’li yılarda, Samandağlı pekçok aile gibi, her iki aile de çocuklarını Payas, Mersin, Adana güney şehirlerine tarım işlerinde çalışmak için gönderiyordu. Annem ve babam işte böyle bir ortamda, narenciye toplamak için gittikleri bir şehirde tanışmışlar. Birbirlerini seven iki gencin evliliğine babamın tarafında karşı çıkanlar olmuşsa da hiçkimse engelleyememiş bu birlikteliği.

Babaannem Ketre’nin ölümünden sonra annem ve babam İskenderun’a yerleşmeye karar vermişler. Ellerindeki para ve altınları hasta nenemin tedavisi için harcadıklarından, ellerinde kalan çok az imkânlarla tabi. İskenderun’un yoksul mahallelerinden biri olan Ambardolduran’da bir dağın yamacındaki küçük bir arsayı çok ucuza satın alarak hayatlarına sıfırdan başlamışlar. İçinde 6 çocuğun doğup büyüdüğu sarı boyalı küçük evi, annem, birkaç işçinin yardımıyla ve babam askerlik görevini yaparken bu arsa üzerine inşa ettirmiş. Askerden döndüğünde arsa üzerindeki evi görünce, babam bir şok yaşamış haliyle.

Annem ve babam için Samandağ’dan İskenderun‘a yerleşmek, beklenmedik zorluklarla, sürekli mücadelerle ve bir o kadar da hayalkırıklıklarıyla dolu bir macera oldu diyebiliriz. Les Enfants d’Alexandrette / İskenderun Çocukları adlı Fransızca yazdığım ilk kitabımda, Ambardolduran’dan, mahalledeki günlük yaşantıdan, komşularımızdan, sokağı çıkmaz yapan o dağdan, içinde doğup büyüdüğüm evden ve çocukluğuma damga vuran daha pekçok şeyden detaylı bir şekilde bahsettim.

 

 “... Arka avluda, içi pek de dolu olmayan bir tavuk kümesi... Gece vakti dağdan gelen yabani hayvanlar burada kendilerine gayet kolay bir ziyafet sunmaya alışmışlardı. Yüzeyinin büyük bir kısmı kocaman bir asma ağacıyla kaplanmış olan evin damına çıkmak için, evin bir duvarına dayalı duran bir de tahta merdiven vardı. Dağın tehditlerine korkusuzca göğüs geren ve sarı boyalı evi koruduğu izlenimini veren yaşlı ve mağrur asmanın kalın dallarından üzüm salkımları sarkardı cömertçe.

Çocukluğumun evi... koynunda büyük mutluluklarla birlikte derin üzüntülerin de yaşandığı bu yapının, bir şatoyla uzaktan veya yakından bir alakası yoktu. Ama, ailemi zamandan, ötekilerden ve gece-gündüz hiç yorulmadan onu gözetleyen dağdan koruyan bir kale gibi görünürdü bana.

Evimizin hemen yanında bulunan ve bu pek de bayağı olmayan peyzaj içinde özel bir yeri olan sokak lambasını da unutmamak gerek tabi. Hayatımızın en korkulu anlarından birini yaşatmıştı hepimize. Bir yaz günü ağabeyim Robert, kablolarına takılan bir uçurtmayı kurtarmak üzere sokak lambasına tırmanmış, ama aldığı elektrik şoku nedeniyle de metrelerce yükseklikten düşüp yere çakılmıştı. Çocukluğumun, hiç şüphesiz, en çarpıcı anılarından biri oldu bu. Ağabeyim uzun bir süre ölüm-kalım mücadelesi vermiş, aile bireylerine ecel terleri döktürmüştü...

Doğduğum eve adeta hükmeden o dağı düşünmeden geçirdiğim tek bir günüm yoktur diyebilirim. Bir duvar gibi dik ve bir insan büstü edasıyla önümüzde duran o dağ,  gözümüzü korkutmaya ve daha ileriyi görmemize engel olmaya çalışıyordu sanki.  Bu dağın ötesinde ne vardı acaba ? ...”

 

1975’te İskenderun’dan ayrılıp Mersin’e yerleştiğimizde ben 8-9 yaşlarındaydım. Evde, mahallede, okulda  anadilimiz hep Arapçaydı. Bu sebeple Mersin’de Kuvayimilliye İlkokulu’na yazıldığımda, herkesin Türkçe konuşuyor olmasından epey etkilenmiştim. Kendime olan güvenimi yitirmiş, son derece ürkek ve içine kapanık bir çocuk olmuştum. Bu nedenle öğretmenim birkaç defa annemi okula çağırıp endişelerini dile getirmiş haliyle. Allah’tan bu durum pek uzun sürmedi.

 

1976 yılında ailenin 7. çocuğu, en küçüğümüz olan Yusuf dünyaya geldi. Bu tarihten itibaren ailem, ekonomik alanda hızlı bir yükseliş yaşadı. 7 çocuklu kalabalık bir aileydik. Başta ağabeyim Robert ablalarım Keti ve Antuanet olmak üzere ailece, gerek aile şirketinin bünyesinde,  gerekse de evde, herbirimiz farklı bir rol oynayarak anne ve babamıza destek olmaya çalıştık. Ailenin en küçükleri olan Semire, Rina ve Yusuf da dahil olmak üzere, çocukluğumuzdan ve gençliğimizden feragat ederek, anne ve babamızın  bizim için harcadıkları çabaların ve yaptıkları fedakârlıkların bilincinde olarak.

 

Ferit Tekbaş: Lazkiye 1924’te doğmuş olan Suriye’li büyük yazar Hanna Mina (Meyni) rahmetli babanın amcasının oğlu oluyor. Eserleri, arap ülkelerinin birçoğunda derslerde okutuluyor. Zamanında Arap Dünyası Edebiyat Ödülünü kazanmıştı. Ayrıca Suriyeli Yazarlar Derneği ile Arap Yazarlar Birliği’nin de kurucularından. Senin de bu ünlü ve yakın akraban gibi benzer yönlerin mevcut. Fransa’da iki kitabın fransız lisanında basılarak çok başarılı bir şekilde yayınlandı. Kitap çalışmaların hakkında ve kitapların içerikliği konusunda detaylı bilgiler verebilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Hanna Mina çocukluğunu benim gibi İskenderun’da geçirmiş. 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasıyla, ailesiyle birlikte Lazkiye’ye geri dönmüştü. Arap Edebiyatının en büyük romancılarından biri olarak kabul edilir. 1947’de kesin olarak Şam’a yerleşip gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerini oarada devam ettirmişti.

 

Birinci kitabım Les Enfants d’Alexandrette / İskenderun Çocukları’nda ailemin, insani değerlerden asla taviz vermeden yaşadığı iktisadi ve toplumsal yükselişi, psikolojik, kültürel, coğrafi ve tarihi irdeleme yollarıyla aktarmaya çalıştım. Fransızcayla yazdığım bu ilk kitap, 2015’te Fransa’da DOM Editions tarafından tarihi roman kategorisinde yayına sunuldu.

İkinci kitabım olan Voyage Vers l’Inconnu / Bilinmeyene Yolculuk, 2017 yılı sonuna doğru Auxilivre tarafından yayınlandı. Kişisel bir biyografinin ötesinde, Türkiye’yi terkettiğim günden bugüne karşılaştığım kişi ve yerlerle ilgili izlenimlerimi içeren bir tanıklık özelliği taşıyor. İçinde, görme özürlü olduğu halde, insan ruhunu tanıdığım pekçok insandan daha iyi okuyan Ahmet’in ; yakalandığı kanser sebebiyle göğsü alındığında kocası tarafından “artık bir kadın olmadığı” gerekçesiyle terkedilen ve iki küçük çocuğunu cesurca ve tek başına her türlü zorluğun altından kalkarak yetiştiren Fatima’nın ; sokaklarda kimsesiz ve alkol bağımlısı olarak yaşayan Francis’in öykülerini bulabilirsiniz. Kitapta ayrıca, içinde yaşadığımız ve hızla değişen toplumda ortaya çıkan boşanma, aşırı tüketim hastalığı, ruhsal bunalım, karı-koca ilişkilerindeki sorunlar, çocuk eğitiminde yaşanılan zorluklar gibi güncel konularda kişisel görüş ve analizlerim de var.

 

İçinde doğup  büyüdüğüm ve olağanüstü bir dinsel ve etnik zenginlik içeren toplum, bireyler arasındaki her türlü farklılığa saygılıydı. Bu farklılıklar gözümüzde, tartışmasız bir şekilde bir zenginlik ve şans olarak görünüyordu. Okuyucuya, sevgi ve hoşgörü üzerine alışılmış nutuklar atan bir inanan olarak görünmek istemiyorum. Amacım kesinlikle bu değil. Bana, etnik ve dinsel kökenleri ne olursa olsun her bireyi, dış görünüşüne aldırmadan sevmeyi öğreten harikulade bir annem ve babam oldu. Dayanışma ailem için temel bir değer, mutluluk ise paylaşmanın doğal bir meyvesiydi. Benliğimi inceden inceye yontan ve geleceğime yönelik seçimlerde bana pusula olan ana faktör bu. Kitaplarımla, okuyucuların kalplerine dokunabilmeyi ve bu vesileyle kendilerinden olmayan her bireye daha insani ve kardeşçe bir bakışla yaklaşabilmelerini temenni ediyorum.

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, senin çok sayıda sosyal, kültürel ve siyasal faliyetlerin olduğunu biliyoruz. Bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misin ?

 

Marie Albera Meynioğlu: Fransa’ya geldiğimde, Türkiye’de kısa bir süre de olsa icra ettiğim avukatlık mesleğimi bir kenara bıraktıktan sonra, değişik meslek dallarında uzun süreli deneyimlerim oldu: Paris’te mültecilere refakat ve tercümanlık, Strazburg’ta beş yıl sürdürdüğüm Türkçe öğretmenliği,  oniki yıllık eğitmenlik ve ardından sosyal danışmanlık deneyimlerim gibi. Bunlara, 2005’te kurduğum ve başkanı olduğum -dünya kültürlerinin tanıtımını hedefleyen- Aderscis Derneği nezdindeki sosyal ve kültürel çalışmalarımı ; 21 yıldır içinde yaşadığım şehir olan Schiltigheim ve çevresindeki Katolik, Protestan, Yahudi ve Müslüman cemiyetleri arasındaki ilişkileri geliştirmek amacı güden ve dinlerarası diyalog için çalışan bir komitedeki arabuluculuk görevimi eklemeden olmaz tabi.

Ayrıca Schiltigheim’daki yerel politika hayatında da çok aktif bir rol oynuyorum. Çevreci ve sosyalist ideolojiyi destekleyen biri olarak, bu çizgiyi büyük bir inançla savunan France Insoumise toplumsal hareketinin bir üyesi olarak, son belediye seçimlerinde eşbaşkan adayı olarak seçimlere katılmıştım. Seçimleri kazanan Çevrecilerle ortak bir liste yapmayı etik nedeniyle kabul etmediysek de,  gelecek belediye seçimleri için hazırlıklarımız günümüz itibarıyla devam etmekte.

 

Ferit Tekbaş: Yazarlık çalışmalarının hâlâ devam ettiğini bize daha önce belirtmiştin. Gelecekteki kitap projelerinin neler olduğunu sevgili okurlarımızla paylaşabilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Bas-Rhin ilinde yayınlanan yerel bir Türk gazetesi olan Objektif’te 2011’den 2013’e dek, toplumsal, psikolojik ve felsefi içerikli köşe yazıları yazdım. Yazılarım, kullandığım halk dili ve edebi tarz nedeniyle okuyucuların büyük beğenisini kazanmıştı. Yakın zamanda yayınlamayı düşündüğüm Avrupa Hayalleri adlı kitabım bu makaleleri içermekte. Bu kitap, Türkçeyle yazdığım ilk eser olacak.

Ayrıca hâlihazırda, yakın gelecekte bitirmeyi umut ettiğim Fransızca şiirlerimi içeren bir şiir kitabının da hazırlığı içindeyim.

Kitaplarımla, okuyucuların kalplerine dokunabilmeyi ve bu vesileyle kendilerinden olmayan her bireye daha insani ve kardeşçe bir bakışla yaklaşabilmelerini temenni ediyorum

 

Ferit Tekbaş: Rahmetli babanı çok severdin. Hatırladığın ve unutamadığın bir anısını bizlerle paylaşmak ister misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Elbette... Babam, kişiliğimin oluşmasında ve bugünkü hayat çizgimde çok önemli bir etken oldu. Size, 54 yaşında, henüz hayatının baharındayken vefat eden babamla ilgili, makalelerimden birinde yeralan birkaç satırı aktarmak istiyorum:

 

“... Kısacık ömrünü eşi benzeri az bulunur insan maceralarıyla bezemiş, deli-dolu biriydi babam.

Hayatını « başkaları ne düşünür, elalem ne der ? » tasasıyle değil de, hissettiği şekilde yaşamaya alışmış istisnai bir insandı.  Canı istediğinde bağıra bağıra şarkılar ve türküler söylerdi meselâ. Sofrasını Halil Ibrahim gibi herkese açık tutar, elinde olanı büyük bir cömertlikle ihtiyaç içindekilerle paylaşırdı...

Kostüm-kravat giyinmeye alışmış babam, eve ceketsiz ve ayağında plastik terliklerle geldi bir gece. Ağızlar bir karış açık, hayretle onu seyreden aile efradına olanları anlatınca durum anlaşıldı: Güneydoğudan gelmiş üstü başı perişan iki gencin hallerine acıyıp onları restorana davet etmiş, yemekten sonra birine ceketini, diğerine de en sevdiği ayakkabılarını vermişti..."

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, bu değerli çalışmaların ve hayatınınn önemli istasyonlarını bizlere aktardığından teşekkür ederiz. Yüce Tanrı daim seni korusun ve işlerinde bereketlesin.

 

 

Marie Albera’nın Fransa’da kitapları ile ilgili internet sitesi:

https://mariemeyni.wixsite.com/monsite

 

________________________________________________________________________________

Halkımız’dan olan bu değerli insanlarımız ile devamlı röportajlar yapabilmemiz için Merkez Konsyimiz, bağışlara ihtiyacı vardır.

 

Bağış yapabilmeniz için Banka detaylarımız:

Banka: Pax-Bank-Köln

Banka kodu: 37060193

Hesap numarası: 24139026

IBAN: DE61370601930024139026

BIC: GENODED1PAX

 

PayPal:

https://www.paypal.com/donate/?token=FZu9sRSJCOvRDNXyUI4DaCMhdHqPHF6QUCeIlke3UHr04lf3oGn9sREk_eLR_kwP91P9O0&country.x=DE&locale.x=DE

Linki kopyalayıp taramacıya ekliyebilirsiniz. Bu bağlamada direkmen sitemizin ve Paypal bağış bölümüne gelebiliyorsunuz.

 

85 K2_VIEWS
Seleukos
Bitte anmelden, um einen Kommentar zu posten
Top
Diese Website nutzt Cookies von Google, um bestmögliche Funktionalität bieten zu können. Durch die Nutzung dieser Website erklären Sie sich damit einverstanden, dass sie Cookies verwendet. More details…